Dünya Sağlık Örgütü’nün öngörüleri çerçevesinde yazılan kötü senaryoların insanlar arasında panik yarattığı belirtildi.
Adana İl Sağlık Müdürü Dr. Aytekin Kemik, domuz gribiyle ilgili Dünya Sağlık Örgütü’nün öngörüleri çerçevesinde yazılan kötü senaryoların panik yarattığınu belirterek, “Acil servisler dolup taşıyor, panik yersiz, risk gruplarında olmayan sağlıklı insanlar domuz gribini ayakta atlatıyor” dedi.
Adana Eczacı Odası ile İl Sağlık Müdürlüğü tarafından yapılan ‘Domuz Gribi’ konferansına katılan Dr. Aytekin Kemik, en çok konuşulan konular arasında aşı yaptırıp, yaptırmamanın bulunduğunu söyledi. Kent genelinde 4 bin 467 aşı yapıldığını ve kötü bir reaksiyon gözlenmediğini vurgulayan Dr. Kemik, “Kimseye zorla aşı yapılmayacak. Ancak aşı yapma imkanı bulunanların değerlendirmesini öneriyorum. Bugüne kadar sağlık çalışanları öncelikli grup olarak aşılandı. Kasım ayı sonuna doğru öğrencilere aşı yapılacak” diye konuştu.
Dr. Aytekin Kemik şunları söyledi:
“Türkiye genelinde 250 bin Domuz gribi vakası yaşandı ve 27 ölüm olayı meydana geldi. Vaka sayısı ve ölüm sayısı kötü senaryolardaki gibi değildir. Elimizdeki rakamlar on binde bir ölüm olduğunu gösteriyor. Bu senaryoların gerçekleşmemesi bizi mutlu etti. Fakat vatandaşın paniği sürüyor. Son iki günde sadece Adana Numune Hastanesi’ne 2 bin 500 kişi grip belirtisiyle başvurmuş. Böyle bir süreç gerçekten acil müdahaleyi gerektiren hastalara ulaşılmasını engeller. Domuz gribi sağlıklı yetişkin bir insanının ayakta atlatabileceği bir hastalık. Mevsimsel gripte ölüm oranları daha fazla. Okullarda ailenin isteğine göre çocuklara aşı yapılacak. Ben çocuklar için gribi atlatmış olsa bile yapılmasından yanayım. Benim 15 yaşındaki oğlum, hafta sonu Domuz gribi oldu, biraz ateşlendi ve halsizleşti. Oğlumun aşısı da yoktu. 3 gün sonunda gribi atlattı. Panik yapacak hiçbir şey yok.”
-
9/11/2009 · Kategori: Sağlık Bilgileri
Bakımsızlık, yaş ve hava etkilerinden dolayı bazı maddeleri kaybetmiş ve yıpranmış ciltler için "S.O.S çözüm" olarak bitki yağları var. HÜCRE YENİLİYOR NASIL KULLANILIYOR?
Kadınlar nar çekirdeği yağının sırrını keşfetti çünkü o farklı bir güzellik iksiri. Yıpranmış ciltler için mucize yaratıyor.
Bunlar kan dolaşımını artırıyor ve yüz çizgilerinde etkili oluyor. Çoğunda şifa ve gençlik özellikleri saklı ama "nar çekirdeği yağı" gençliğin gizli sırrını barındırıyor. Doğal Ürün Uzmanı Volkan Kurt bu yağın düzenli kullanımda cildin pürüzsüz bir hale gelmesine neden olduğunu söylüyor.
Yaşlılığı tersine çevirici özelliği ile güzelliğine düşkün kadınların çoğu onu tercih ediyor.
Bu mucize bitkisel yağ, sadece cilde ihtiyaç maddelerini takviye etmekle kalmıyor, yenileme özelliği de bulunuyor. Herbalium adlı bitkisel ve doğal güzellik ürünleri üreten firmanın müdürü olan Kurt, nar çekirdeği yağının kırışıklıkların giderilmesini sağlamakta eşsiz olduğunu söyledi. Uzmanlar hücrelerin yenilenmesine yardımcı olduğunu açıklarken, cilt dokusunun daha pırıltılı ve elastiki görünmesini sağladığını, cildin kaybettiği kolojeni ve cilde gerekli olan malzemeleri kazandırdığını ifade ediyor.
Bu ürün orta yaşlar için yaşlanmayı önleyici özelliklere sahip. Genç ciltler de de canlı ve parlak bir görünüm veriyor, çizgileri engelliyor. Tüm yüze ve boyuna uygulanan yağ, bir pamuğa dökülerek cilde yediriliyor. Sonra parmaklarınızla hafif hafif masaj yaparak gözaltı hariç masaj yapılıyor.
Telegraph gazetesinin haberine göre, hamilelerin belli bir fonksiyon kaybı yaşadıkları için gebelik boyunca "bebek beyni"denilen bir sürece girdiğini söyleyen Richmond Üniversitesi Sinirbilim Profesörü Craig Kinsley, "Fakat bu karşılarına çıkacak yeni durumlar ve ihtiyaçlarla baş edebilmek için, beyinlerinin annelik için kendisini yeniden programlamasından kaynaklanıyor" dedi. Toplam mevduatı milyar dolarları bulan bir yatırım firmasının yöneticisi olan, 8 çocuklu Helena Morrissey, anne olmanın kavramsal yeteneklerini geliştirdiğini öne sürüyor ve ilk çocuğunu doğurduğu zamana kıyasla, sorumlulukları ile artık daha iyi baş ettiğini söylüyor. Prof. Kinsley meydana gelen değişimlerin hayatlarının geri kalanı boyunca devam edebileceğini, kavramsal yeteneklerini geliştirdiğini ve anneleri dejeneratif hastalıklardan koruduğunu söyledi. Hatta işverenlere ayrımcılık yapmak yerine, aile sahibi kadınları tercih etmeleri tavsiyesinde bulundu. Hamilelik Zekaya Yaramıyor, Ama... Gebelik süresince kadınların sık sık hafıza ve mantık yürütmede problem yaşadıkları bildiriliyor. 2002'de yapılan bir araştırma sırasında, yapılan beyin taramaları, hamile kadınların beyin boyutlarında yüzde 4 oranında bir azalma olduğunu ortaya koydu. Geçen yıl ise, iki Avusturalyalı araştırmacı hamile kadınların hafıza ve sözsel beceriye dayalı testlerde devamlı olarak daha başarısız olduklarını bildirdi. Profesör "henüz çalışmalar hayvanlarla sınırlı olsa da, kadınların da annelikten uzun vadede fayda sağlıyor. Pek çok memeli türü, beynin benzer noktaları tarafından yönetilen benzer annelik davranışları sergiliyor," diye vurguladı.A
raştırmalar, hamilelik sırasında zihinsel güçlerinde bir düşüş yaşasalar da, doğum sonrasında kadınların beyin fonksiyonlarının çok daha iyi çalıştığını ortaya koydu.
Ancak Prof. Kinsley ve meslektaşları ise bu sürecin geçici olduğunu ve sonrasında tam tersine fayda sağladığını söylüyor. Hatta Prof. Kinsley, anne olan ve olmayan hayvanların beyinlerinde yaptığı incelemeler sonucunda, anne olanların beyninde yeni becerilerden kaynaklanan fiziksel bir değişme olduğunu gözlemledi. Özellikle ebeveynlikle ilgisi bulunan beyin hücrelerinin büyüdüğünü ve diğer hücrelerle artan bir etkileşime girdiğini ortaya çıkardı. Bu durum daha iyi bir hesaplama kapasitesi sağlıyor. Bunun dışında, bilimadamı anne olan canlıların kendisi tarafından "annelik devreleri" diye adlandırılan yeni bir grup beyin hücresi geliştirdiklerini iddia etti.

Gazi Üniversitesi Mesleki Eğitim Fakültesi Gıda ve Beslenme Eğitimi Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Saime Küçükkömürler, elmanın kronik hastalıkların görülme riskini düşürdüğünü belirtti.
Küçükkömürler, besinlerin tarihsel geçmişi ve halk kültüründe yer almasının insanların besin, sağlık konusundaki deneyimlerinin sonucu olduğunu ifade ederek, 'İnsanlar tükettikleri besinlerin sağlık üzerine olumlu etkilerini gördükçe o besinleri beslenmede, halk hekimliğinde ve sözel kültürde kullanmışlardır' dedi.
Elmanın dünya genelinde halk hekimliğinde ve sözel kültürde yer alan besinlerin başında geldiğini belirten Küçükkömürler, ana vatanı Orta Asya ve Kafkasya olan elmanın Türkler tarafından çok eskiden beri tüketildiğini anlattı.
Anadolu'da Romalıların hüküm sürdüğü dönemlerde elma üretiminin çok yaygınlaştığını ifade eden Küçükkömürler, 'Roma tanrılarının elma ve diğer meyvelerle onurlandırıldığı, Roma mutfağında ve tıpta da elmanın önemli bir yere sahip olduğu bilinmektedir. Günümüzde de elma ekolojik şartların uygunluğu ve gen merkezi olması nedeniyle Anadolu'nun birçok bölgesinde yetişmektedir' diye konuştu. Elmanın sağlık yönünden birçok faydası olduğunu vurgulayan Küçükkömürler, şunları kaydetti:
'Yapılan çalışmalarda elmanın kanser, astım, kardiyovasküler hastalıklar gibi kronik hastalıkların görülme riskini düşürdüğünü, kanser hücrelerinin çoğalmasını engellediği görülmüştür. Elma üzerine yapılan araştırma sonuçları da dikkate alındığında, düzenli sebze ve elmayı da içeren meyve tüketimi kronik hastalıklardan korunmaya ve sağlığın sürdürülmesine yardımcı olabilir. Elma birçok meyveye göre kolaylıkla taşınmakta ve güzel bir şekilde yıkanmışsa her ortamda tüketilebilir. Özellikle öğün aralarında tüketilmesi önerilmektedir. Piyasada elma ekstrası, kapsülü, özü gibi isimlerdeki ürünler yerine taze elma tüketimine önem verilmelidir.'
Toplumda son yıllarda meme kanserine verilen önemin daha da arttığını, bunda sosyal bilinçlendirme kampanyalarının büyük önem taşıdığını ifade eden Acıbadem Maslak Hastanesi Meme Kliniği'nden Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Ertuğrul Gazioğlu, ancak kendilerine başvuran hastalarda hala bazı yaygın yanlışlara rastladıklarını belirtti. 1. Bıçak (neşter) değerse kanser kötüleşmez! 2. Ailenin geçmişinde meme kanseri varsa, hekime başvurmak için tümör oluşmasını beklememek gerekiyor! 3. Ailenin erkeklerinin de meme kanseri geçmişi hesaba katılmalı! 4. Meme kanseri ameliyatlarında memenin tamamının alınması gerekmiyor! 5. Her meme kanseri hastasında lenf bezlerinin tamamı alınmıyor! 6. Genetik test herkese uygulanmıyor 7. Meme kanseri erkeklerde daha ölümcül değildir! 8. Meme kanseri ve yumurtalık kanserinin ortak noktaları bulunuyor! 9. Bilinen risk etkenlerine sahip olmayan kadınlar da meme kanserine yakalanabilirler!
Türkiye’de her 11-12 kadından birinde görülen meme kanseri, kadınların ölüm nedenleri arasında kalp ve damar hastalıklarından sonra ikinci sırada yer alıyor.
Prof. Dr. Ertuğrul Gazioğlu toplum arasında yaygın olan 10 yanlış noktayı belirterek doğru bilgileri aktardı:
Hastada mamografi ya da ultrason yöntemiyle büyük olasılıkla meme kanseri olduğunu tespit ettiğimizde, tümörün hemen ameliyatla alınması gerektiğini ve arkasından diğer tedavilere başlamamız gerektiğini söylüyoruz. Ancak bu durumla karşılaşan birçok hasta “Kansere neşter değerse daha kötü olmaz mı?” tepkisini veriyor. Bu çok yaygın; fakat çok yanlış bir tepki. Çünkü meme kanseri erken dönemde yakalanırsa hastalarda tam tedavi sağlama şansımız var. Bu tedavide de en önemli payı cerrahi müdahale alıyor; yani tümörün ameliyatla vücuttan uzaklaştırılması. Diğerler yöntemler ise yardımcı tedavilerdir. Gerekli olan vakalarda kemoterapi ve radyoterapi de büyük önem taşıyor. Ama cerrahi yapılmazsa diğer tedavilerin pek anlamı yok.
50 yaşına gelmiş ve örneğin hem halasında hem babaannesinde meme kanseri olan bir hasta “Şimdi elime bir sertlik geliyor ve daha önce de bu konuyla ilgili hiç doktora gitmedim” diyerek hekime başvurabiliyor. Bu çok büyük bir hata. Meme kanserinde genetik miras büyük önem taşıyor. Özellikle birinci derece yakınlarda meme kanseri olması çok risk arttırıcı bir durumdur. Ailesinde meme kanserli akrabaları olan kadınların diğer kadınlara göre daha erken yaşlardan başlayarak ve daha sık aralıklarla meme kontrollerine gitmeleri gerekir.
Hastalara ailelerinde daha önce meme kanserine rastlanıp rastlanmadığını soruyoruz. Ancak birçok hasta sadece ailenin kadın üyelerini hesaba katıyor. Hatta bazıları sırf anne tarafı akrabalarını gözden geçiriyor. Halbuki meme kanserinin genetik riskini ailenin anne ve baba tarafı eşit oranda artırıyor. Yani hastanın halasında meme kanseri olmasıyla teyzesinde olması aynı değerdedir.
Modern cerrahide artık meme kanseri ameliyatlarının çoğunda memenin tamamının alınması gerekmiyor. Ülkemizde bazı üniversite hastanelerinde, “Parsiyel Mastektomi” denilen, yani memenin sadece tümörlü bölümünün alınması işleminin tarihi neredeyse 30 yıla dayanıyor. Bu yaklaşım günümüzde gelişmiş tıp merkezlerinde standart tedavi olarak uygulanıyor. Tabii ki hala meme kanserinde memenin tamamının alınmasını gerektiren durumlar da var. Ancak hastaların dörtte üçünde memenin sadece tümörlü kısmı alınarak, ameliyatlar kozmetik bir kusur yaratılmadan gerçekleştirilebiliyor.
8-10 sene öncesine kadar bir kadının bir memesinde kanser tespit edildiği zaman ameliyat sırasında o memenin bulunduğu taraftaki koltukaltı lenf bezlerinin de temizlenmesi gerekiyordu. Ancak hastaların yaklaşık yarısında, patolojik inceleme sonunda, çıkarılan lenf bezlerinin hiç birinin kanser tarafından tutulmamış olduğu anlaşılıyordu. Bir başka ifadeyle, bu hastalarda boşuna koltukaltı lenf bezleri çıkarılmış oluyordu. Oysa günümüzde “Sentinel Lenf Nodülü Biyopsisi” adını verdiğimiz bir yöntemle, boya veya radyoizotopla işaretlemek suretiyle koltukaltı lenf bezlerinden örnekleme yapılıyor. Örnekleme yapılan 1-2 lenf bezinde tümör hücresi yoksa diğer lenfleri çıkarılmıyor. Bu yöntem sayesinde, koltukaltında tutulma olmayan hastalar gereksiz bir işlemden korunmuş oluyor. Böylece meme kanseri hastaları, korkulu rüyaları olan kol şişmesi (kol ödemi), kolda güç ve his kaybı gibi komplikasyonlardan kurtulmuş oluyorlar. Kanserin koltukaltına da atladığının belirlendiği hastalarda ise koltukaltı lenf bezlerini temizlemek gerekiyor.
• Ailesinde erkek akrabaları dahil iki veya daha fazla birinci derecede akraba kişide meme kanseri görülmüş olanlar,
• İki kişiden fazla birinci derecede akrabasında meme kanseri ve yumurtalık kanseri olanlar,
• Ailesinde genç yaşta (menopoz öncesi) meme kanseri ya da yumurtalık kanseri hastaları olanlar
• Ailesinde 2 memesinde birden meme kanserine yakalanmış birinci dercede akrabaları olanlar
meme kanseri için genetik risk altında kabul edilirler.
Bu tür hastalar için kullanılan BRCA1 ve BRCA2 adı verilen meme kanseri genetik testleri öneriliyor. Bu testlerin biri ya da ikisinin pozitif çıkması bu hastaların hayatlarının bir döneminde yüzde 85’lere varan oranlarda meme kanserine yakalanacaklarına işaret ediyor. Bu kişilerde yumurtalık kanserine yakalanma oranı da % 40 gibi yüksek düzeylerdedir. Ancak bunlar sadece küçük bir grup hastaya uygulanabilecek testler. Yani bir hastanın gen testi adayı olabilmesi için genetik risk grubuna gerçekten dahil olması gerekiyor. Oysa, böyle bir testin varlığını çeşitli yollardan öğrenen birçok kadın bu testi yaptırmak için hekimlere başvuruyor. Ancak bu test hem pahalı bir testtir hem de testin sonuçları ile her hasta başa çıkamayabilir. Çünkü bu test pozitif çıkarsa seçeneklerden bir tanesi iki meme dokusunun da daha kanser çıkmadan alınıp yerine protez konulması. Bir diğer yöntem ise koruyucu ilaçlar verilmesi ve hastanın yakından izlemesi. Bunlar yerine getirilmeyecekse testin yapılmasının bir anlamı olmayacaktır. Özetle, hastanın bu testleri yaptırmadan önce psikolojik olarak olası sonuçlarına ve gereğini yapmaya hazır olması gerekir.
Her ne kadar yaygın bilinçlendirme çalışmaları yapılsa da, toplumda erkeklerde meme kanseri görülmediğine dair yaygın bir kanı var. Bu yüzden erkekler memelerinde ellerine bir sertlik, kitle geldiğinde veya bir yara oluştuğunda akıllarına meme kanserini hiç getirmiyorlar ve uzun süre hekime başvurmuyorlar. Geciktikçe hastalık ilerliyor, artık doktora gitmek kaçınılmaz hale geldiğinde de zaten kanser vücuda yayılmış oluyor; tedavide başarı ihtimali çok düşüyor. Bu durum sanki erkeklerde meme kanserinin kadınlarda olduğundan çok daha öldürücü olduğu gibi bir izlenim oluşturuyor. Oysa ki erkekteki meme kanserinin tıbbi olarak daha kötü seyrettiğine dair bilimsel bir bilgi bulunmuyor. Erkeklerdeki meme kanseri biyolojik olarak farklı bir tümör değildir ve erken teşhis edildiğinde erkeklerde de tam iyileşme sağlanabilir.
Hem yumurtalık kanserinde hem de meme kanserinde kadınlık hormonu olarak bilinen östrojen etkileri var. Genetik olarak bir hastanın ailesinde meme kanserli hasta sayısı fazla olduğunda meme kanser riski arttığı gibi, aynı şekilde ailede yumurtalık kanserli hastanın çok olması da hem yumurtalık hem de meme kanserine yakalanma riskini artırıyor. Yine BRCA1 ve BRCA2 testi pozitif ise yüzde 40 ihtimalle yumurtalık kanseri olma riski vardır. Bu sebeple BRCA1 veya BRCA2 pozitif çıkan hastalarda meme dokusunun hasta olmadan önce alınması ve bazı hastalarda buna ek olarak yumurtalıkların da çıkarılması önerilir.
Bazı istatistiki çalışmalara göre:
• Hiç çocuk sahibi olmamışlara oranla, çocuk doğurmuş olanlarda meme kanseri riski daha düşüktür.
• Genç yaşta doğum yapmışlara oranla, ilerleyen yaşlarda doğum yapmışlarda meme kanseri riski daha yüksektir.
• Emzirenlerde emzirmeyenlere oranla meme kanseri riski daha azdır.
Ancak bu etkenler meme kanseri riskini küçük oranlarda değiştirirler. Meme kanserine yakalanan hastaların üçte ikisi bilinen meme kanseri risklerini taşımayan kadınlardır. Bilinen risk faktörlerinin kendilerinde olmadığını düşünerek meme muayenelerini ve mamografilerini aksatan kadınlar daha büyük risk altındadırlar. Hiçbir risk faktörü taşımasalar da bütün kadınların 40 yaşından başlamak üzere yılda bir kez bir genel cerraha muayene olmaları ve tarama mamografi çektirmeleri şarttır.
10. Kanserin tedavisi kadar memenin estetiği de büyük önem taşıyor!
Meme kanseri ameliyatlarında her ne kadar memenin bir parçası alınsa da kalan dokunun mutlaka kozmetik olarak kabul edilebilir bir düzeyde olmasına gayret ediyoruz. Bütün meme ameliyatlarında dokuda bir çökme, estetik bozukluk olmaması mutlaka onarım yapıyoruz. Bazen, tümörün çıkarılmasından çok onarmak için vakit harcanıyor. Ancak bazı işlemlerde plastik cerrahi uzmanı meslektaşlarımızın işbirliği gerekiyor. Örneğin, cildin korunarak meme dokusunun tamamının çıkarılıp yerine protez konulan vakalarda plastik cerrahlarla birlikte çalışılıyor.
Memesinin tamamı önceden alınmış hastalarda yeni meme oluşturulması da mümkün. Yeni meme ya “implant” denilen protezlerle oluşturuluyor ya da hastanın kendi dokularıyla yani karındaki ya da sırttaki bazı dokuların kullanılmasıyla gerçekleştiriliyor. Burada temel amaç, hastanın meme kanserinden dolayı bir ameliyat geçirdiğinde bir uzuv kaybına, yani meme gibi kadının cinsel kimliğini de oluşturan çok önemli bir organı kaybetmemesidir. Her ne kadar kadınların birçoğu meme kanseri ile ilk karşılaştıklarında korku ve panik ile “Hiç önemli değil, kanser varsa mememi alın gitsin” şeklinde bir tavır sergileseler de, meme kaybı çok önemli, kalıcı ruhsal sorunlara, beden algılamasıyla ilgili depresyonlara neden oluyor. Bazı hastalar geleneksel görüşler sebebiyle sıkıntılarını saklıyor, belli etmemeye çalışıyorlar. Ama memenin bir kadın için ne kadar önemli bir organ olduğu biliniyor. Vücuttaki esas işlevi bebeği beslemek olan meme, kadının beden algılamasında ve cinsel yaşamında çok önemli bir yere sahip ve kolay vazgeçilmemesi gereken bir organ. Hastanın memesini korumak için elden gelen bütün gayreti gösterilmeli; fakat en büyük önceliğin hastayı kanserden kurtarmak olduğu unutulmadan, estetik kaygılarla hastanın hayatı da tehlikeye atılmamalıdır.
« Önceki Yazılar :|: Sonraki Yazılar »










